Anlamak ya da Anlamamak, İşte Bütün Mesele Bu

Retorikten bahsedip anlam ve dilden bahsetmemek olmaz diye düşünerek bu hafta dil ve anlam üzerine yazmaya karar verdim. Kelimelerin ne anlama geldiğini nasıl belirliyoruz? Bir dili nasıl öğreniyoruz? Peki aynı dili konuşmamıza rağmen birbirimizi neden anlamıyoruz? Bu sorulara yanıt aradım. Şu sıralar nedense yazarken çok zorlanıyorum. Kafamdaki sözcükleri toparlayıp cümle haline getirmek için ekstra çaba sarf ediyorum. Umarım anlaşılır bir yazı ortaya çıkarabilirim.

Hazır anlam ve odaklanmaktan bahsetmişken yazıyı okurken dinleyebileceğiniz bir liste eklemek istiyorum. Özellikle klasik müzik severler için.

Reklamlar

Yağlı Boya Tablosu

Konuşma, dil, iletişim gibi kavramları çoğu zaman önemsemeyiz. Çünkü zaten anlamlarını içten içe bildiğimizi varsayarız. Ancak buna rağmen çoğunlukla zihnimizdeki düşünceleri dile getirmekte zorlanırız ya da konuşma hayal ettiğimiz şekilde ilerlemez. Bu durum önemsemediğimizden mi, yoksa başka sebebi olabilir mi?

Dili bir yağlı boya tablosu gibi düşünebiliriz. O tabloya baktığımızda hepimiz ondan farklı anlamlar çıkarabiliriz. Ancak ressamın anlatmak istediğini bazen çok azımız anlayabilir. Dil de böyledir. Sözcükler ağzımızdan çıktığı anda cümlelere (tabloya) dönüşür ve anlatılmak istenen her zaman karşı tarafa ulaşamaz.

Dil, yaşayan bir olgudur. Yaşayan her şey gibi değişime uğrar. İhtiyacımıza göre yeni kelimeler üretir, kullanır ve değiştiririz. Bu nedenle kişisel deneyimlerimizi direkt olarak aktaramayız bazen veya aktardıklarımız, başkasının zihninde farklı anlamları çağrıştırabilir. Aynı rengi görememek, aynı biberin acısını farklı deneyimlemek, aynı sesleri duyamamak gibi.

Language (2017) by Anne Siems

Dil Felsefesi

Filozofların da dil felsefesi üzerinde düşünürken sormaktan en çok keyif aldığı sorulardan biri de anlam sorusudur. Kelimelerin ne anlama geldiğini nasıl belirlediğimiz hususunda epey çalışmalar yapmışlar. Mesela, elmaya neden elma diyoruz? Kalem neden kalemdir?

20. yüzyılın başlarında Alman filozof Gottlab Frege, kelime anlamlarını his ve referans olarak iki sınıfta incelemiş ve bu sınıflara göre elmaya elma dediğimizi düşünmüş.

Bir kelimenin referansı bir obje veya kavrama hitap eder. Hisler ise bu obje ve kavramla kelimeleri bağdaştırma kapasitemizdir.

Yani Frege’ye göre bütün kelimelerin referansı aynı olsa da hissettirdikleri farklı olabilir. Yani elma dendiğinde bende uyandırdığı his yeşil elmanın ekşiliğiyken, sizde kırmızı ve sulu bir elma hissiyatı oluşturabilir. Ancak her iki durumda da referansımız aynıdır o da elmadır.

Reklamlar

Ludwig Wittgenstein’a kadar, herhangi bir şeyin tanıma sahip olabilmesi için yeterlilik ve gereklilik şartlarına sahip olması gerektiği düşünülüyordu. Ancak Wittgenstein, tanım yapabilmek için bu şartların yeterli olmadığını öne sürmüş, bütün dil felsefesini yeniden elden geçirmiş.

Örneğin, oyun kelimesi herkeste eğlence veya keyif uyandırmaz. Bu nedenle bu şekilde bir tanım yapılamaz oyun kelimesi için. Ancak Wittgenstein için bunun pek bir önemi yok, çünkü çevremizdeki insanların dili kullanımına bakarak, duyumlarımız yardımıyla oyun kelimesinin anlamını içten içe biliyoruz. Buna aile benzerliği denir.

Dil, içsel bir durumu ya da düşünceyi direkt olarak ifade edemez demiştir Wittgenstein.

Asıl hedef daima iletişim esnasında konuşmacının anlatmak istediği ile dinleyicinin anladığının aynı olmasıdır.

Düşünce Deneyi

Wittgenstein, Felsefi Soruşturmalar kitabında bir düşünce deneyi üzerinde durur.

Birkaç insan düşünelim. Bu insanların elinde birer kutu olduğunu varsayalım. Her kutuda da birer böcek olsun. Yalnızca iki kural var. İlki kimse başkasının kutusuna bakamaz. İkincisi ise herkes yalnızca kendi kutusuna bakabilir ve kutusundaki böcekten bahsedebilir. Bu durumda bu düşündüğümüz birkaç insan sadece böcek tanımlamalarıyla, bir başkasının kutusundaki böceğin nasıl göründüğünü veya hangi tür böcek olduğunu bilebilir mi? Herkes kendi böceğini tarif edebilse dahi iletişimin ana amacını sağlayabilir mi?

Wittgenstein’a göre herkesin kutumda böcek var demesi bir böcek tanımı olmadığı gibi böceğin ne olduğunu da anlatmaz.

Reklamlar

Bu durumda deneydeki kutu zihnimizi, böcek de ruh halimiz, hislerimiz, düşüncelerimizi temsil eder. Şu an mutluyum dediğinizde bu mutluluğun size etkisini, boyutunu, ne olduğunu bilemem. Kutuda böcek var dediğinizde türünü, şeklini, rengini bilemeyeceğim gibi.

Bu sebeple kişiye özel dil, dil değildir aslında. Çünkü dil, iletişim kurmak ve ortak kullanımla şekillenmek için vardır.

“Bir kimse, konuşamayacağı bir noktaya geldiyse sessiz kalmalıdır.” sonucunu çıkarır Wittgenstein.

Her şeyin ötesinde, kimsenin deneyimlerini bilemeyiz yalnızca tahmin edebiliriz. Kafamızın içindekileri dışında bir dünyayı başkasının gözünden anlayamayız. Kendi zihinlerimizin ötesine geçemediğimiz için, dil ile en azından anlaşmaya çalışıyoruz.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s